bazur.forumkurd.net
Giriş yap

Şifremi unuttum

En son konular
» SEN OYURKEN
Paz Mart 24, 2013 9:02 am tarafından BAZUR FORUM

» PARDON
Paz Mart 24, 2013 8:39 am tarafından BAZUR FORUM

» BAZUR
Salı Şub. 22, 2011 11:21 pm tarafından BAZUR FORUM

» teskur yazisi )))))))))))
Cuma Ağus. 20, 2010 10:59 pm tarafından BAZUR FORUM

» toplu siteler
Çarş. Ağus. 11, 2010 11:13 pm tarafından BAZUR FORUM

» Grup seyran ez nizanim
Perş. Kas. 26, 2009 8:33 pm tarafından rustemizal

» Koma Dilan - Serisi 5 Albüm (Rapid)
Salı Ekim 27, 2009 8:43 pm tarafından BAZUR FORUM

» Koma Şirvan - Serisi 12 Albüm (Rapid)
Salı Ekim 27, 2009 8:22 pm tarafından BAZUR FORUM

» Koma Çiya - Serisi 7 Albüm (Rapid)
Salı Ekim 27, 2009 8:14 pm tarafından BAZUR FORUM

» Koma Kurdi (Direkt Indir+RS)
Paz Eyl. 20, 2009 10:46 pm tarafından BAZUR FORUM

» Kurdish music Jamshid
Ptsi Ağus. 17, 2009 10:44 pm tarafından BAZUR FORUM

» hasan serif
Ptsi Ağus. 17, 2009 10:43 pm tarafından BAZUR FORUM

» chopy xan konser
Ptsi Ağus. 17, 2009 10:39 pm tarafından BAZUR FORUM

» mrb arkadaşlar banada yer varmı aranızda
Perş. Haz. 18, 2009 2:49 pm tarafından zozan_helin

» arka pilan
Cuma Haz. 12, 2009 11:32 pm tarafından BAZUR FORUM

» Kürt Remzi - Limin Cano - Keko Vare [Rapid+Zshare]
Ptsi Haz. 08, 2009 4:24 pm tarafından BAZUR FORUM

» Koma Mizgin - Serisi 5 Albüm [Rapid]
Ptsi Haz. 08, 2009 4:21 pm tarafından BAZUR FORUM

» Murat Bektas - Serisi 11 Albüm [Rapid+Uploaded]
C.tesi Mayıs 16, 2009 3:22 pm tarafından BAZUR FORUM

» Koma Sirvan - Serisi 7 Albüm
C.tesi Mayıs 16, 2009 3:16 pm tarafından BAZUR FORUM

» Koma Zerdeste Kal - Serisi 3 Albüm
C.tesi Mayıs 16, 2009 2:43 pm tarafından BAZUR FORUM

Anahtar-kelime

Sosyal yer imi

Sosyal yer imi Digg  Sosyal yer imi Delicious  Sosyal yer imi Reddit  Sosyal yer imi Stumbleupon  Sosyal yer imi Slashdot  Sosyal yer imi Yahoo  Sosyal yer imi Google  Sosyal yer imi Blinklist  Sosyal yer imi Blogmarks  Sosyal yer imi Technorati  

Sosyal bookmarking sitesinde adresi saklayın ve paylaşın

Sosyal bookmarking sitesinde bazur.forumkurd.net adresi saklayın ve paylaşın

Temmuz 2017
PtsiSalıÇarş.Perş.CumaC.tesiPaz
     12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31      

Takvim Takvim

Program

Mazlum Doğan’ın kaleminden yakalanma anı

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Mazlum Doğan’ın kaleminden yakalanma anı

Mesaj tarafından BAZUR FORUM Bir Ptsi Nis. 27, 2009 7:56 pm

Mazlum Doğan’ın kaleminden yakalanma anı(2947 kelime)
(1913 okuma)Kürt özgürlük mücadelesinin sembol isimlerinden biri olan Mazlum Doğan, 21 Mart 1982 tarihinde Diyarbakır Askeri Cezaevinde gerçekleştirdiği bir eylemle hayatına son vermişti. Kürt tutsakları üzerindeki baskı ve işkencenin en yoğun olduğu ve Türkiye’de 12 Eylül’ün ardından devrimci güçlerin sindiği bir dönemde Doğan’ın gerçekleştirdiği eylem direnişin fitilini ateşlemiş ve gerek cezaevinde gerekse de dışarıda büyük yankı bulmuştu.

Mazlum Doğan 30 Eylül 1979 günü Urfa’nın Viranşehir ilçesi çıkışında bir yol kontrolü sırasında yakalanır. Olayın ardından Doğan, dışarıya ulaştırdığı bir notla yakalandığı anı ve daha sonraki sorgu sürecini anlatır. Mazlum Doğan’ın anlatımları şöyle:

Yakalandığımız saat takriben gece 8-9 arasıydı. Ekip önce olayı kız kaçırma sanıp bizi jandarma teslim etmeye karar verdi. Saat 9:15-9:30 arasında Yıldırım ve Aysel'i polis arabasına alarak ve bizim taksinin de direksiyonuna bir trafik polisi geçerek olay yerinden ayrıldık. Fakat, yolda Yıldırım'ın üstünden çıkan ve Ali Özer adına düzenlenmiş kimlik kartından şüphelenerek jandarma yerine bizi trafik karakoluna götürmeye karar vermişler.

Karakola vardığımızda benim ve şoförün de kimliklerimizi alarak, Yıldırım ve Aysel'i içeriye aldılar. 15-20 dakika sonra bizi de arabadan indirerek karakolda bir başka bölüme (mutfak gibi bir şeydi) aldılar. Kısa bir süre sonra trafik baş komiseri olduğunu öğrendiğim biri beni çağırarak "olayın aslı nedir? Arkadaşın üzerinde sahte kimlik kartı çıktı. Bayan ise evli. Ne dersin" dedi. Önce ikna etmek için biraz uğraştım, ikna edemeyeceğimi anlayınca "tanımıyorum benim ilişkim yok. Hilvan'ın Ovacık köyündenim. Beni bırakın yoluma gideyim" demeye başladım. Çünkü, üzerimde İbrahim Şenol adına düzenlenmiş kimlik kartı çıkmıştı ve kimliğimin sahte olduğu anlaşılmamıştı. Beni ve şoförü de Yıldırım ve Aysel'in olduğu salona alarak siyasi şubeye telefon ederek "dört kişiyi yakaladıklarını" söyledi. Beklemeye başladık.

20-30 dakika sonra gelen siyasi polisler takside arama yaparak büyük bir zarf içinde PKK'ye ve çalışmalarına ait dokümanlar bulmuşlar (hatırladığım kadarıyla saat 23 ve civarı olsa gerek). Ben önde oturuyordum. Zarf benim arkamdaki koltuğun önündeki çamurluğun altından çıkmıştı. O koltukta Yıldırım oturuyordu. Taksi durdurulduğu zaman bir hışırtı duymuş. Yıldırıma sakıncalı bir şeyi olup olmadığını sormuştum. O ise "yok" demişti. Eğer takside beklediğimiz sırada sakıncalı şeyler olduğunu bilseydim, yok etmem olanaklı olabilirdi. Ama hem anlayamamış, hem de Yıldırım'ı da kurtarma çabasıyla takside bir şeylerin olabileceğini unutmuştum.

Taksiden çıkan dokümanlar üzerine üstümüzü yeniden aradılar. Ali Özer (Yıldırım) çizerinde 15.000 TL, şoförde 3.000 DM, bende ise 800 TL çıktı. Benim parama dokunmadılar. Şoförün marklarını yuttular, Ali Özer'in 15 bin lirası için ise tutanak tuttular ve küfürler savurup üstümüze çullandılar. Küfürün bini bir paraydı. Ablan dayak ise kaba tekme, tokat ve coptu. Bundan ise en çok nasibini alan Ali Özer'di. Siyasi polisler diğer odalarda yakaladıkları belgelerle uğraşırken, karakol polisleri "idman" yapıyorlardı. Hele bizi ilk durdurup kontrolü yapan zapt edilmiyordu. Tombul vücuduyla Ali'nin ayak parmaklarını eziyor, kafasına, midesine vb. yerlerine olanca gücüyle vurup vuruyordu.

Siyasi polisler işlerini tamamlayınca iştahlarını sonraya bırakarak birkaç tokattan sonra bizi değişik karakollara bıraktılar. Bu sırada sanırsam saat sabahın 1-2 arasıydı. Bana çarşı karakolu nasip oldu. 2 Ekim günü saat 14'e kadar orada kaldım. Bu arada bir-iki saat da uyuma fırsatı buldum. Saat 14'de siyasi polisler tarafından alınarak Urfa Tugayına götürüldüm. Beni bıraktıkları kısım muhabereydi. Daha sonra Ali, Bekir ve Aysel de yarımşar saat arayla getirildiler. Bizi ayrı ayrı odalara alarak ve başımıza nöbetçi dikip konuşma veya işaretleşmemize fırsat vermemeye çalışarak akşam 19'a kadar beklettiler. Bir ara ben ve Bekir aynı odaya alındık, sırtlarımız birbirimize dönük ve konuşmamız yasaktı. Buna rağmen ilk ifadelerimizi orada işaretle hazırlamaya çalıştım.

Akşam geç vakitte 9-11 arası ifadelerimiz alındı, ifadeye ilk Ali alınmıştı. Az sonra ifadesini almakta olan yüzbaşı dışarı çıktı ve Kadir Merkit sözünü duydum. Anladığım kadarıyla Ali Özer'e ait kimlik sahte çıkınca asıl adının Kadir Merkit olduğunu söylemişti. Yakalandığımızda adı Ayşe olan ise Aysel'di. İkisi de Tunceli'liydiler ve Bingöl'den geldiklerini söylüyorlardı. Ben adının Kadir Merkit olduğunu söyleyen Yıldırım'ı tanıyordum, fakat Aysel ve şoförü ilk kez görüyordum. Dolayısıyla yapılarından ve durumlarından habersizdim.

Sıra bana gelince önce "olayı anlat" dedi. Özer ve Aysel'i daha evvel hiç görmediğimi, tanımadığımı; esasen tanımamın da olanaksız olduğunu, çünkü köyden pek dışarıya çıkmadığımı, sağı da solu da bilmediğimi; olay günü Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği'nde iş bulmak umuduyla evden çıkıp Urfa'ya geldiğimi; geç kaldığım için otel olup olmadığını bilmediğim Ceylanpınar yerine Viranşehir'e gidip, o geceyi orada geçirdikten sonra ertesi gün Ceylanpınar'a gitmeyi düşündüğümü, yalnız şoförü önceden bir-iki kez otogar terminalinin yanındaki parkta gördüğümü ve şahsen tanıdığımı (şoföre de beni tanıdığını söyle demiştim); Ali Özer ve bayanı şoförün yolda aldığını; kendimin ise Viranşehir durağında taksiye bindiğimi söyledim. Konuşmalar hakkında sorguyu yapan pek fazla not almadı ve yazıya dönüştürüp imzalatmadı. Dışarı salona çıkarıldım. Şoförün de ifadesi alınıncaya kadar bekletildikten sonra, Kadir, ben ve şoför kelepçelenip gözlerimiz bağlandı. Sonradan cezaevi arabası olduğunu öğrendiğim bir arabaya bindirilerek bir müddet (5-10 dakika kadar) götürülüp arabadan indirdiler. Gözlerimizi açıp, zaten iki odalı olan hapishanenin koğuşlarından birini boşaltarak üçümüzü koydular.

Koğuşun ışığı açık kalacaktı. Yanımıza ne suretle olursa olsun kimse yaklaştırılmayacaktı, ayaklarımızdan ranzalara kelepçelenecektik, başımızda sürekli olarak bekleyen nöbetçi birbirimizle konuşmamıza olanak vermeyecekti, tuvalete çıkmamız yasaktı, vb. Söylenenler, yanımıza kimsenin getirilmemesi hariç -sonradan Urfa belediye reisini vurmaktan sanık olan iki faşist getirildi- harfiyen uygulandı. Açlık, soğuk ve heyecana rağmen sabaha kadar deliksiz bir uyku uyuduk.

Sabah saat 6-7 'de uyandık. Tüm ısrarlarımıza rağmen tuvalete gitmemize, elimizi, yüzümüzü yıkamamıza olanak verilmedi. Faşistler gibi bize de pirinç çorbası ve birer taş kesilmiş ekmek verildi. Çorba klorlu ve tuzluydu. Kendimi zorladığım ve aşırı bir açlık duyduğum halde, yemek boğazımdan aşağı gitmiyordu. Birer bardak su ve birer içtikten sonra bizim ranzalara kelepçeli ayak bileklerimizi çözerek dışarı aldılar. Gözlerimiz bağlanarak akşam bindirildiğimiz arabaya yeniden bindirilerek yola çıktık. Tugayın çıkış kapısında takriben saat 9 veya civarı Aysel de getirilerek ayrı araçlara bindirildik ve Urfa tugayından ayrılarak Diyarbakır'a hareket ettik. Ellerim kelepçeli olduğu şekilde sırt üstü yatırılmıştım. Yol boyunca kafam sağa-sola çarpıp duruyordu. Arabadaki erler kendi aralarında konuşup duruyorlardı. Komandolara küfürlerin yağdığı bir ara, onlarla belki diyalog kurabilirim diye söze karıştım. Bana verdiler. Bu arada önceki gün Halfeti'nin bir köyüne yaptıktan baskından söz ediyorlardı. Komando subayının kendilerini mahvettiğini, buna rağmen kimseyi yakalayamadıklarını söylüyorlardı. Aradıkları kişiler öğrenciymiş, uzun zamandır aranıyormuş. Herif enayi değilmiş, yakalanır mıymış o. Tariflerine göre bastıkları Apo’nun köyüydü, ama yakalanan yoktu. İçime neşe doldurdu. Diyarbakır'a vardıktan sonra bile bizi akşama kadar dolaştırdılar. Kafam sızlamasına ve miden aç olmasına rağmen, içimde sevinç egemendi. Sanırsam saat 19'da Diyarbakır Merkez inzibat Karakolu'na teslim edildik. Gözlerimiz ve kelepçelerimiz açılarak ayrı hücrelere alındık. Başımıza birer nöbetçi kondu ve yanımıza kimse alınmayacaktı.

Bize battaniye ve yemek verdiler. Sanırsam akşam tutuklu çokluğundan ve yer darlığından Kadir'le aynı yere konduk. Kapımızı kapamamız ve konuşmamız yasaktı. Ertesi gün, direnişe geçen TÖB-DER'li öğretmenlerden de beş kişiyi yanımıza aldılar. Hatırladığım kadarıyla ayın 5'inde ifadelerimizi almak için geldiklerinde Kadir'le ve öğretmenlerle aynı yerde olduğumuzu görünce askerlere çok kızdılar. Önce Kadir'i aldılar, yaklaşık bir saat sonra geri getirerek yandaki hücreye aldılar (Saat 3-4 arasıydı). Bekledim beni almaya gelmediler. Saat 6-7'de bana bir tomar kâğıt ve kalem getiren bir subay, hayat hikayemi yazmamı istedi. Bozuk bir yazı ve dille şöyle yazdım:

“Adım İbrahim Şenol 1955 tarihinde Urfa ili Hilvan ilçesine bağlı Ovacık köyünde doğmuşum. 1962 tarihinde köyde ilkokula başladım ve 1968'de mezun oldum. Orta okula devam edemedim. Köyde babama yardım ettim. 1976 Martında askere gittim ve 1978 Ocağında döndüm. Köyde babama yeniden yardım etmeye ve iş aramaya başladım. Olay günü Ceylanpınar'a iş aramaya gidiyordum. Yakalandım ve buraya getirildim.” Hayat hikâyemi ertesi gün, öğlene doğru gelip aldıklarında "bu kadarcık mı?" demekten kendilerini alamadılar.

O gün (6 Ekim) bekleyişle geçti. Ertesi gün akşama saat 9 civarı gözlerimi bağlayarak, ikinci katta bir odaya götürdüler. Bir sandalyeye oturtuldum. Hissettiğim kadarıyla iki sandalye daha vardı ve karşımdaydı. Önüme bir masa koyarak ellerimi üstüne koymamı istediler. Dediklerini yaptım. Hayat hikâyemi yeniden anlattırdılar. Yazdıklarımı tekrarladım. Askerliğimi nerede yaptığımı sordular. Manisa Doğu kışla dedim, "yalanlarını bırak bize doğrusunu anlat" dediler. Doğruyu anlattığımı söyleyince ellerimi coplamaya başladılar. Doğrusu kendimi hazırlamıştım, kafama, kollanma, göğsüme, belime ve bacaklarıma inen coplar dayanılmaz gibi değildi. Ayrıca bir devrimcinin iradesine sahip olması halinde işkencenin vız geleceğine inanıyordum. Art arda gelen sorulardan çoğuna ya hiç cevap vermiyordum. Sorular daha çok Kadir, Zinar, Cemil Bayık, Duran vb. ile ilgiliydi. Mustafa Aydından kaç lira aldığımı, talimatları ve emirleri kimden aldığımı, bugüne kadar kaç kişi öldürdüğümü, hangi Apocuları tanıdığımı, ne zaman üye olduğumu, hangi görevde olduğumu vb. soruluyordu. Bilmiyorum dedikçe küfür ve cop faslı başlıyordu. Ama fazla sürmedi, 30-45 dakika sonra geri götürülüp hücreme bırakıldım ve yeniden beklemeye başladım.

Ayın 8-9'u da bekleyişle geçti, yla yakılan yerler olsun, cop yerleri olsun sızlayıp duruyorlardı. Ama moralim tamdı. Kendi kendime devrimci marşlar söyleyip daracık hücremde volta atıyordum. Tam hatırlamamakla birlikte sanırsam 9'un akşamıydı (10 da olabilir) hücreme gelip gözlerimi bağlayarak beni aldılar (ikisi sivil, biri de başçavuştu) önce Bekir, Kadir ve Aysel ile bir odaya alındık, sonra ayrı ayrı arabalara bindirilerek yola çıkarıldık. Diyarbakır'ın içinde bir yerlere götürülüyoruz sandım. Fakat yol uzayınca Silvan'a doğru gittiğimizi tahmin etmeye başladım. Fakat Devegeçidine götürülmüşüz. Arabalardan indirilerek ikinci katta nöbetçi subayın odasının olduğunu hissettiğim bir odaya alındık. Kayıtlarla devir teslim işi yapıldıktan sonra gözlerimiz bağlı olduğu halde ayrı odalara alındık. Odaların ışıklan yanık tutularak başımıza ikişer nöbetçi dikildi. Su, , yemek, vb. verilmiyordu. Tuvalete gitmek yoktu. Konuşmak, kıpırdamak yasaktı. Bu şekilde önce bir sandalyede oturuyordum, uykum geldiği için başım öne düşüyordu, sonraları yere bir battaniye koyarak üzerine oturmamı istediler. Kısa bir süre oturduktan sonra uyumuşum (saat 11-12 olabilir). Gece çok soğuk olduğu için iki-üç kez uyanmama rağmen, sabaha kadar uyudum. Sabahleyin bir subay bana bir çay, biraz ekmek ve üç-dört tane zeytin verdi. Su ve içmeme izin verdi. Yeniden beklemeye başladım. Fakat zaman 9-11 ile doğru tırmandıkça bir hareketlenme hissediyordum.

Saat 11-12 civarındaydı, sert bir el koluma yapışarak küfürle sürüklemeye başladı. Kaldığım odaya çapraz düşen bir diğer odadan başımı zorla eğerek beni içeri fırlattı. Ayaklarıyla boğazıma basarak, ellerimdeki kelepçeleri çözdü. Bir devrimcinin ve iradesinin sınava çekildiği asıl işkence faslının başladığını hissettim, içimden "bir devrimcinin iradesine işkenceyle hükmetmek olanaksızdır", "Yaşasın PKK", "Yaşasın Bağımsızlık", "can kaygısına düşecek kadar alçalmamalıyım" gibi şeyler söylüyordum. Ayaklarımdan çoraplarımı soyarak sırt üstü yere yatırdılar. Ayaklarımı yerle 60 derecelik açı yapacak şekilde havaya kaldırarak tavandan asılı olan kelepçeleri ayak bileklerime geçirdiler. Kavgamız başladı.

Yeniden hayat hikâyeme başladım. Ama beğenmiyorlardı. "Doğrusunu anlat, eşek gibi dayak yeme. Çünkü nasıl olsa eninde sonunda anlatacaksın". "Elazığ ve Batman'da da senin gibi yapanlar oldu. Sonunda kuzu kuzu konuştular." "Biz sabırlıyız. Bakalım sen kaç gün dayanacaksın. Bu dağ başında seni gebertiriz, kimsenin haberi olmaz" vb. diyerek falakaya başladılar. Hilvan'da kimleri tanıdığımı, kimin ne iş yaptığını, hangi baskınlara kimlerin katıldığını, para ve silahla ne yaptığımı, silahları kimden aldığımı, nereye ve kime teslim ettiğimi, Mustafa Aydın, Cemil Bayık, Duran ve hatırlayamadığım pekçok kişinin nerede olduğunu, kimden talimat aldığımı, Apocuların hangi evlerde ve köylerde üslendiklerini, Kadir'i nereye götürdüğümü, Viranşehir'deki Öztopları kimin öldürdüğünü, Bekçinin oğlunu (Gezgör) tanıyıp tanımadığımı, onun hangi eylemlere katıldığını, kimleri nasıl ve kiminle birlikte öldürdüğünü vb. gibi şeyler soruyorlardı.

Her falaka faslından sonra ayağa kaldırılarak ıslak zemine döktükleri tuz üzerinde zıplatıyor, sağa sola doğru koşturuyorlardı. "Anlat, yoksa bekçinin oğlu gibi sakatlanırsın, öldürürüz, kıçına cop sokarız", "Apo karı-kızla keyif yapıyor, sizi aldatıyor, sen eşeksin boşuna dayak yiyorsun", "Elazığ'da hepsi konuştu, bir tek Şahin direndi, onun ise yerine göz dikenler çözüldü diyorlar; sen de konuşmazsan bile çözüldü diyerek bir paçavra gibi çöp tenekesine atarlar. Ayrıca doğruyu söylemeden buradan çıkamazsın", "yazık bak gençsin, boşu boşuna neden sa-katlanasın. Zaten hareket dağılıyor. Sinan, Cemil’i, Duran’ı, Baki’yi de yakaladık. Konuşmaman faydasız", "boşuna dayak yiyeceğine bize yardım et, biz de sana yardımcı olalım" gibi şeyler söylüyorlardı.

Sorular falaka ve tuzlu su üzerinde koşturulma dönemlerinde sürüyor. İki kişi mütemadiyen farklı şekilde ve farklı muhtevada sorular soruyorlardı. Ben genel olarak, bilmediğimi, tanımadığımı, kimseyi öldürmediğimi, silahımın olmadığını, doğru konuştuğumu söylüyor veya susuyordum. 5-6 falaka devresinden sonra zıplayamaz ve yürüyemez olmaya başlamıştım. Bundan sonra biri sırtıma biniyor veya hep beraber sağa-sola doğru fırlatıp duruyorlardı. Yere düşmeme fırsat vermiyorlardı. Bu sırada sorguya katılanların 7-8 kişi olduklarını bir masa olduğunu, burada oturanların hiç soru sormadıklarını anladım.


En son (bazurforum) tarafından Ptsi Nis. 27, 2009 7:57 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
avatar
BAZUR FORUM
ADMIN
ADMIN

Erkek Mesaj Sayısı : 3853
Lakap : bazur63
Reputation : 10
Points : 9280

http://bazur.forumkurd.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Mazlum Doğan’ın kaleminden yakalanma anı

Mesaj tarafından BAZUR FORUM Bir Ptsi Nis. 27, 2009 7:56 pm

Falakada yediğim coplar, elimi ve belimi yakan lara göre daha fazla acı veriyorlardı; ama soğukkanlılığımı kaybetmeme, irademi kaybetmeme etki etmesi olanaksızdı. Çoğu kez dalıyor, sorularını bile duymuyordum. Bu arada Şahin'in durumu hep aklımda idi. Kendi kendime "demek her ihanetin bir mükâfatı varmış, Şahin'e canı bağışlandı. İhanetin bedeliyse alçakça ihanet etmesi oldu" diyordum. Doğrusu coplar acı vermiyor değildi. Ama korkmamam en ufak bir şeyi kabul etmemem ve konuşmamam gerekiyordu. Çünkü en ufak bir bilgi verenin peşini bırakmazlardı. Neyse 45 dakika veya 1 saat kadar sonra kapı açıldı, az sonra bir daha açıldı ve "İbrahim'i bırakın biraz düşünsün" dedi bir ses. Eski yerime götürüldüm. Ayaklarımı sürekli yere vurarak kanın hareket etmesini sağlamaya çalışıyordum. Ağzıma doldurulan tuz boğazımı ve dudaklarımı çatlatacak gibiydi. Su istiyordum cevap vermiyorlardı. Tuvalete gitmek istediğimi söylüyordum, cevap yoktu.

Düşman karşısında dik durmaya çalışmama rağmen, sandalyede dik duramıyordum. Yeniden alınmamı bekleyip, durdum. Bu arada hep “eğer beni konuşturacağınızı sanıyorsanız, yanılırsınız. Ayrıca hakkımda bilgiye de sahip değilsiniz. Bu sizin laçka yapınızı ortaya koyuyor” diyordum. Soğukkanlı ve bilinçli hareket etmeye Hareketin prestijini her koşul altında korumaya kararlıydım. Zaten 10 günden beri sistemli bir şekilde kendimi hazırlamıştım. Ama saatler ilerliyor, cop sesleri geldiği halde sıra bana gelmiyordu. Bir ara ‘’acaba bir arkadaştan bazı bilgiler alıp, şimdilik yalnız ona mı yükleniyorlar" dedim. Böylece akşamın 7-8'i oldu. Aniden aynı sert el koluma yapıştı ve sürüklemeye başladı. Ayaklarımı yere basmaya çalışıyordum. Anladığım kadarıyla merdivenlerden iniyorduk. Az sonra diğer arkadaşları da getirince bir arabaya bindirildik. Başka bir yere götürüleceğimizi anladım. Yaklaşık 30 saat sonra (gece 12 oluyordu) tekrar Diyarbakır Merkez inzibat Karakolu'na getirilerek hücrelerimize konduk.

12 Ekim’de akşama doğru tekrar hücremden gözü bağlı olarak alındım. İkinci katta bir odaya götürülerek gözlerim açıldı. Üç sivil polis tarafından ifadem alındı ve daktiloya geçirildi. Kimlik tespiti dışındaki kısmı şöyleydi: “Aileme bakmakla yükümlü ve işsizim. O ay günü Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliğinde işçi alıp almayacaklarım öğrenmek için köyden çıkarak Urfa’ya geldim. Ancak vakit geç olduğundan o geceyi Viranşehir'de geçirmeye karar verdim. Durakta ..... almakta olan bir taksi şoförüne nereye gideceğini, sordum. Ceylanpınar'a deyince Viranşehir'e kadar beni de almasını istedim ve taksiye bindim. Taksi daha şehirden çıkmadan biri bayan olan iki kişi el kaldırdılar. Onlar da Viranşehir'e gideceklerini söyleyerek taksiye bindiler. Urfa çıkışında trafik ekibi tarafından durdurulduk ve yakalandık. Şoförü, Kadir'i ve Aysel'i tanımıyorum. Takside çıkan PKK dokümanlarından haberim yoktur ve bana ait değildir. Kadir ve Aysel'in sahte kimlikleri karakolda anlaşılınca isimlerini öğrendim”. Daha sonra Kadir, Aysel ve Bekir'le birlikte sıkıyönetim adlî müşavirliğine gösterilerek Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Tutukevine götürüldük. Ayın 16'sında savcılığa çıkanlınca savcı kimliğimde "ilçesi merkez" yazıldığı halde Hilvanlı olduğum, kayıt numarası üzerinde iki kez kalem geçtiğini, bu nedenle kimliğimi araştıracağını söyledi. Mahkemeden de aynı nedenle tutuklanmamı istedi ve tutuklandım.

Tutukevinden nasıl kurtulacağımın hesabını yaparken, biraz da kimliğimin açığa çıkmamasını umut ediyordum. Fakat 10 veya 11'inde savcılığa çıkarıldım. Savcı "Hilvan'da İbrahim Şenol diye biri yok. Bu işin aslı nedir?" dedi. Ben de bir yanlışlık olabileceğini, aslında olması gerektiğini söyledim, "iyi" dedi "araştıracağız". Sonra yan tarafta bir odaya alınarak iki kez fotoğrafım çekildi.

Bundan sonra kimliğimin açığa çıkacağını ciddi olarak düşündüm ve kaçmayı kafama yerleştirdim. Bu iş için en basit yol, cezaevi çöp arabasıydı. Bidonla alınan çöpleri boşaltacak ve bidona yerleşerek dışarı çıkacaktım. Hazırlıklara giriştim. Bidondan uzun süre kıpırdanmadan kalabilmek için spor yapmaya ve sabahleyin yokluğumun yoklamaya kadar kimse tarafından anlaşılmaması için de herkesten önce yataktan kalktığım halde yemek yemeye başladım. Ancak bidon kısa ve dardı. Bu nedenle çöplerin çok olduğunu, bir bidonun yeterli olmadığını yaygınlaştırarak, yeni bir bidonun gelmesini sağladım. 12 Aralık'ta bidona iyice yerleşerek beklemeye başladım. Fakat çok sıkı giyindiğim ve bidonda hava deliği açmadığım için 15-20 dakika sonra bidonda dayanamamaya başladım. Havasızlıktan baygınlık geçiriyor ve şiddetle terliyordum. Buna rağmen dişimi sıkarak 4 saat kadar (gece dörtten sabah 8'e kadar) kıpırdamadan durdum. Fakat dizlerim tamamen uyuşmuştu.

Sabah saat sekizde çöp bidonları alınınca arabaya yerleştim. Faka yolda çıkmak ve kaçmak olanaksızdı. Çünkü benim ayaklarım uyuştuğu gibi bir de asker vardı. Bu nedenle Dicle nehrine kadar gittik. Araba ileri geri hareket etmeye başlayınca son durağa geldiğimi anladım. Az sonra motor stop etti ve bidonlar aşağıya atılmaya başlandı. Sıra benimkine gelince arabadan aşağı atılırsam başımın filan kırılabileceği düşüncesiyle bidondan kafamı çıkardım. Baktım etrafımda asker falan yok. Kollanma dayanarak bidondan çıktım. Ama üstü çadırla kapalı olan kasanın çıkışı askerlerce tutulmuştu. Dizlerim ve ayaklarım tamamen uyuştuğu için kıpırdayamıyordum. Askerler üzerime atlayınca yere düştüm. Araba derhal son süratle hareket etti. İçerdeki boğuşmada da askerleri alt ederek kendimi aşağı atmayı başaramadım. Yakalanarak tekrar cezaevine kondum.

Askerlerden biraz dayak yemiş, boynum incinmişti. Bir hafta boyunca tedavi ettim iyileşti. Ayın 19'unda tutukevinden sorumlu olan yüzbaşı beni çağırarak ifademi aldı. Şöyle dedim: “Dışarıda üç kardeşim, bir annem ve birde üvey annem var. Onlara bakmakla yükümlüyüm. Ayrıca sabıkasızım ve cezaevine alışkın değilim. Bu nedenle kaçmaya çalıştım, içerden ve dışarıdan kimseden destek görmedim. Tek başıma yaptım.’ Tabiî biraz dayak yemedim değil. Fakat ifadeyi istediğim gibi yazdırarak imzaladım. İmzamın yanına bana bir de parmak bastırdılar. Ondan sonra aşağı cezaevine gönderdiler.

21 Aralık'ta savcılığa çıkarıldım. Savcı bana "gel Mazlum otur" diyerek hitap etti. Daha önce Hilvan'da yakalananlar bana kimliğimin tespit edildiğini söyledikleri için şaşırmadım. Savcı, "kimliğini araştıracağımızı söylemiştik, neden böyle bizi oyaladın" diyerek söze girdi. Öğleden sonra saat 3 den 5’e kadar dünya, Ortadoğu, Türkiye ve Kürdistan üzerine konuştuk. Bu arada ısrarla bir çay ve iki de içirdi. Hedefi bana "bizi emperyalist ülkeler kullanıyor", "yaptıklarıma pişmanım" dedirtmek olduğunu sezdim. Konuşmalarımda emperyalizmin ve Ortadoğu gericilerinin Kürtleri, sömürgeci devletlere karşı koçbaşı olarak kullanmak istediklerini kabul ettiğini ama hareket olarak varlık nedenlerimiz arasında emperyalistlerin ve uşaklarının bu çabalarını boşa çıkarmanın da olduğunu, hedefimizin Kürdistan'ı emperyalist ve sömürgeci sömürü ve boyunduruktan kurtarmak olduğunu söyledim. Kendisinin iddia ettiği Türkiye Cumhuriyeti'nin güçlü ve yenilmezliğine gelince, güçlü olduğuna evet, ama bu kuvvet içinde zayıflığı taşımaktadır ve ona dönüşecektir. Bizim zayıflığımız ise güçlülüğe dedim.

Ortadoğu'daki Mısır-İsrail-Türkiye ve Irak-körfez ülkeleri-Suudî Arabistan gerici çemberinin ise halkların mücadelesi karşısında tutunamayacağını belirttim. Daha sonra Osmanlı tarihi ve I. Dünya Savaşında Ortadoğu durumu ve gelişmeleri üzerinde durdum. Savcının döne döne belirttiği şey, Hareketimizin emperyalizmin işine yarayacağı ve başarıya ulaşamayacağıydı. Kendisine tarihi insanların yaptıklarını, ama tarihin kendine özgü yasalarının olduğunu, bizim niyetlerimizin bu yasaları değiştirmeye yetmediğini, çağımızdaki gelişmelerin buna kanıt olduğunu söyledim.

İki saat sonra savcı tartışmayı sürdürmekten fayda görmemiş olacak ki, "şimdi kafam çok dağınık, yarın devam edelim" diyerek, beni hapishaneye geri gönderdi...
avatar
BAZUR FORUM
ADMIN
ADMIN

Erkek Mesaj Sayısı : 3853
Lakap : bazur63
Reputation : 10
Points : 9280

http://bazur.forumkurd.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz