bazur.forumkurd.net
Giriş yap

Şifremi unuttum

En son konular
» SEN OYURKEN
Paz Mart 24, 2013 9:02 am tarafından BAZUR FORUM

» PARDON
Paz Mart 24, 2013 8:39 am tarafından BAZUR FORUM

» BAZUR
Salı Şub. 22, 2011 11:21 pm tarafından BAZUR FORUM

» teskur yazisi )))))))))))
Cuma Ağus. 20, 2010 10:59 pm tarafından BAZUR FORUM

» toplu siteler
Çarş. Ağus. 11, 2010 11:13 pm tarafından BAZUR FORUM

» Grup seyran ez nizanim
Perş. Kas. 26, 2009 8:33 pm tarafından rustemizal

» Koma Dilan - Serisi 5 Albüm (Rapid)
Salı Ekim 27, 2009 8:43 pm tarafından BAZUR FORUM

» Koma Şirvan - Serisi 12 Albüm (Rapid)
Salı Ekim 27, 2009 8:22 pm tarafından BAZUR FORUM

» Koma Çiya - Serisi 7 Albüm (Rapid)
Salı Ekim 27, 2009 8:14 pm tarafından BAZUR FORUM

» Koma Kurdi (Direkt Indir+RS)
Paz Eyl. 20, 2009 10:46 pm tarafından BAZUR FORUM

» Kurdish music Jamshid
Ptsi Ağus. 17, 2009 10:44 pm tarafından BAZUR FORUM

» hasan serif
Ptsi Ağus. 17, 2009 10:43 pm tarafından BAZUR FORUM

» chopy xan konser
Ptsi Ağus. 17, 2009 10:39 pm tarafından BAZUR FORUM

» mrb arkadaşlar banada yer varmı aranızda
Perş. Haz. 18, 2009 2:49 pm tarafından zozan_helin

» arka pilan
Cuma Haz. 12, 2009 11:32 pm tarafından BAZUR FORUM

» Kürt Remzi - Limin Cano - Keko Vare [Rapid+Zshare]
Ptsi Haz. 08, 2009 4:24 pm tarafından BAZUR FORUM

» Koma Mizgin - Serisi 5 Albüm [Rapid]
Ptsi Haz. 08, 2009 4:21 pm tarafından BAZUR FORUM

» Murat Bektas - Serisi 11 Albüm [Rapid+Uploaded]
C.tesi Mayıs 16, 2009 3:22 pm tarafından BAZUR FORUM

» Koma Sirvan - Serisi 7 Albüm
C.tesi Mayıs 16, 2009 3:16 pm tarafından BAZUR FORUM

» Koma Zerdeste Kal - Serisi 3 Albüm
C.tesi Mayıs 16, 2009 2:43 pm tarafından BAZUR FORUM

Anahtar-kelime

Sosyal yer imi

Sosyal yer imi Digg  Sosyal yer imi Delicious  Sosyal yer imi Reddit  Sosyal yer imi Stumbleupon  Sosyal yer imi Slashdot  Sosyal yer imi Yahoo  Sosyal yer imi Google  Sosyal yer imi Blinklist  Sosyal yer imi Blogmarks  Sosyal yer imi Technorati  

Sosyal bookmarking sitesinde adresi saklayın ve paylaşın

Sosyal bookmarking sitesinde bazur.forumkurd.net adresi saklayın ve paylaşın

Temmuz 2017
PtsiSalıÇarş.Perş.CumaC.tesiPaz
     12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31      

Takvim Takvim

Program

Osmanlı'dan günümüze Kürtler

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Osmanlı'dan günümüze Kürtler

Mesaj tarafından BAZUR FORUM Bir Ptsi Nis. 27, 2009 6:33 pm



GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE KÜRTLERİNİN SİYASET VE PARLAMENTO DENEYİMLERİ 1


Güney Kürdistan'a dönük sınırötesi operasyon ve Erdoğan-Bush görüşmesiyle Kürtler Türkiye'de gündemin birincisi sırasına oturdu. Diplomasi trafiği sonucu adım adım bölgesel bir savaş içine sürüklenen Türkiye'de Kürtler üzerindeki baskılar da gün gün artıyor. Şiddetin ve saldırıların merkezine konulan Kürtlerin Meclis'teki iradesi DTP'nin en çok tartışıldığı bu dönemde, Kürtlerin siyaset tarihini araştırdık. Şimdiki Kürt siyasetine ve onun parlamento içindeki konumuna ışık tutması açısından hazırladığımız üç günlük yazı dizimizde, geçmişten günümüze Türkiye Kürtlerinin legalite ve parlamento deneyimlerini ele aldık. Dizimizin bugünkü bölümünde, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Kürtlerin siyasetteki konumunu araştırdık. Erzurum Kongresi ile Kürt Bölgesi'ne açılan M. Kemal, kongreden hemen sonra şu çarpıcı konuşmayı yapmıştı: 'Erzurum Kongresi olmasaydı Kürt-Türk birliği olmazdı. Kürt-Türk birliği olmasaydı Büyük Millet Meclisi, cumhuriyet, devlet ve bugünkü Türk uluslaşması olmazdı.'

19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ve giderek güçlenen İttihat ve Terakki Fırkası, Kürtlerin ve Ermenilerin dikkatini çekerek, aydınlarının birlikte hareket etmelerini sağlar. Bu dönemde de Kürtlere karşı Osmanlıcılık ve İslamcılık kavramları altında çok sinsi bir politika izlenir

Bu yazımızda Kürtlerin Osmanlı'dan günümüze, öncelikle parlamentolar olmak üzere legal çalışma alanlarındaki deneyimlerini irdelemeye çalışacağız. Mevcut çalışma günümüzdeki Kürt siyasetine ve onun parlamento içindeki konumuna da bir parça ışık tutar kanısındayım. Ağır bir hapis süreciyle durdurulan 1991 HEP deneyimi ile bugün inanılmaz bir linç altında tutulan DTP gerçeğini doğru anlamak açısından da bu çalışmaya ihtiyaç vardı. Elbette bu konuda kaynak sıkıntısının olacağı muhakkaktır. Çünkü her şeyden önce, egemen devletler, konu Kürtler olunca tekellerindeki kaynakları ya gizlemekte ya da tahrif edip çarpıtarak yayınlamaktadırlar. Bu çalışma zorluklarına rağmen ulaşılabilen kaynakların objektif değerlendirilmesi sonucunda ortaya çıktı.

A - Osmanlı'da Kürtlerin legal deneyimi

1800'lü yıllara kadar bir bağımlılık ve yer yer çatışmalar olsa da, Osmanlılarla büyük oranda barış içerisinde yaşayan Kürtler, II. Mahmut'un emirlik ve beyliklerini merkezi otoriteye bağlama faaliyetleri sonrasında rahatsızlık ve huzursuzluk duymaya başladılar.

Emirliklerin otonom statülerine son vermek isteyen merkezi devletin yeni yaklaşımı ve hukuku, doğal olarak beyleri isyancı pozisyonuna düşürmekteydi. Bunun sonucu olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nda durmak bilmeyen ayaklanmalar baş gösterir. Çıkarılan yeni yasalarla da eyaletler kontrol altına alınmaya ve sınırlar korunmaya çalışılır.

Meşrutiyet, Meclis-i Mebusan ve Kürtler

19. yüzyılın ikinci yarısında, imparatorlukta yaşanan çalkantı iyice boyutlanır. Diğer taraftan da Batı'da gelişen halk hareketleri ve her alandaki tarihi değişimlerin etkisi günden güne etkili olmaya başlar. Osmanlı'da da yeşeren aydınlanma, padişahı ve yetkilerini zorlama ve sınırlama sürecine sokar. Başlayan aydınlanma hareketi üzerine, 23 Aralık 1876 yılında I. Meşrutiyet ilan edilir. Aristokrasi sınıfının katıldığı seçimlerle (bir bölümü de atamayla) oluşturulan Meclis-i Mebusan, Osmanlı İmparatorluğu'nda 'parlamenter sisteme' geçişin başlangıcı olur. Oluşturulan meclis 115 üyeden oluşmaktaydı. Ancak bu mecliste kaç Kürt milletvekilinin yer aldığı bilinmemektedir. Zaten bu dönemde parçalanmadan arta kalan Osmanlı topraklarında 'ümmet' ve 'Osmanlı' kimlik duygusu hala ağır basmakta, etnik ya da ulusal duygular ise yeni yeni yeşermektedir.

19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ve giderek güçlenen İttihat ve Terakki Fırkası, Kürtlerin ve Ermenilerin dikkatini çekerek, aydınlarının birlikte hareket etmelerini sağlar. Bu dönemde de Kürtlere karşı Osmanlıcılık ve İslamcılık kavramları altında çok sinsi bir politika izlenir. Bu iki kavram çok iyi kullanılarak Kürtlerin eritilmesi hedeflenir. II. Abdülhamit döneminin sonunda, 23 Temmuz 1908'de, II. Meşrutiyetin ilanıyla aynı yılın kasım ve aralık aylarında mebus seçimi yapılır. Seçimlerin sonunda İttihat ve Terakki çoğunluğu sağlar. 4 Aralık 1908 - 1912 dönemi Meclis-i Mebusan'ında 142 Türk, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni (bunlara 4 Taşnak ve 2 Hınçak mensubu dahildi), 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp ve 1 Vlah mebus bulunmaktaydı. Anlaşıldığı üzere Kürt mebuslar 'Türk' ya da diğer bazı uluslardan gösterilmiştir. Bu dönem içinde sadece Babanzade İsmail Hakkı (Bağdat) Kürt olarak geçmektedir. Kürdistan vilayetlerinden ise 28 mebus görünmektedir.

II. Meşrutiyet döneminin ikinci Meclis-i Mebusan (padişahın birincisini 18 Ocak 1912'de feshetmesi ve yapılan seçimlerden sonra) 18 Nisan 1912'de toplandı. Bu meclis, 5 Ağustos 1912'de, içte ve dışta siyasi ortamın gerginleşmesi nedeniyle Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın önerisi ile feshedildi. Balkan Savaşı nedeniyle seçime gidilemedi ve sıkıyönetim ilan edildi. Bu dönemde Kürdistan'dan 41 mebus mevcuttur. Kürt olarak sadece dört isim geçmektedir:

Babıâli Baskını sonrası şartlarında, 1914'te tek parti düzeninde seçime gidilmiş ve 5. Meclis-i Mebusan üyeliklerinin tamamını İttihat ve Terakki elde etmiştir. Bu Meclis 1. Dünya Savaşı boyunca bu haliyle faaliyetlerde bulunmuştur. Bu mecliste Kürt olarak tanıtılan hiçbir isme rastlanmamaktadır. Kürdistan'dan 5 mebus bulunmaktadır.

Son Osmanlı Mebusan Meclisi, 12 Ocak 1920'da ilk toplantısını, 18 Mart 1920'de son toplantısını yapmış, üyelerinin bazıları İstanbul'daki işgal güçleri tarafından tutuklanarak sürgüne gönderilmiş, önemli bir kısmı ise Ankara'ya geçerek kurulacak Büyük Millet Meclisi'nin 1. Dönemi'nin nüvesini oluşturmuş, resmen kapatılışı ise yine işgal güçlerinin baskısıyla padişah VI. Mehmet Vahdeddin'in 11 Nisan 1920 tarihli kararıyla gerçekleşmiştir. Bu mecliste Kürtlerin yaşadığı çeşitli vilayetlerden 25 - 30 arası milletvekili görünmektedir. Kürt olarak tanıtılan hiç kimse yoktur. (Vikipedi, özgür ansiklopedi) Bu meclislerde genel olarak İttihat ve Terakki Fırkası'nın kendi siyasetine yakınlık duyan ve Kürt ulusal davasından uzak olan kişileri seçtiği tahmin edilmektedir.

I. Paylaşım Savaşı'nın hemen ardından, 21 Aralık 1918'de yeni seçimler yapılmak üzere eski meclis feshedilir. Ankara'da olağanüstü yetkilere sahip ve Osmanlı hanedanının denetimi dışında bir meclisin açılması kararı alınır. Kurucu Meclis ve seçimlerle ilgili 19 Mart 1920'de bir bildiri yayınlar. 22 Nisan 1920'de yapılan çağrı ile parlamento 23 Nisan 1920 günü toplanır. Bir sonraki gün, 24 Nisan 1920'de San Remo Konferansı'nda kararlaştırılan Sevr Antlaşması, 11 Mayıs 1920'de incelenmek üzere Osmanlı Hükümeti'ne gönderilir. Kürt temsilci olan Şerif Paşa da 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşma masasına oturur. Sevr Antlaşması'nın 62. maddesi, 'Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yerel otonomi' verilmesini öngörmekteydi. 64. madde ise, Kürt halkının bağımsızlık elde etmesinin yolunu açmaktaydı. 20 Ocak 1921'de ise Ankara'daki BMM'de (Büyük Millet Meclisi) 24 maddelik çok kısa bir anayasa hazırlanır. Sergilenen politik yaklaşımlar sonucu, hazırlanan Anayasa'da, ayrıntılı hükümlere yer verilmez.

B - İşgal güçlerine karşı ortak direniş



Alman-Avusturya ittifakıyla girdiği Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu, savaşın galipleri olan İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan arasında paylaşılarak işgal edildi. Anadolu (Türkiye) ve Mezopotamya (Kürdistan) topraklarında gelişen fiili işgale karşı bu topraklarda yaşayan halkların da direnişi gelişti. Ege'de Yunan ordusunun ilerleyişini, doğrudan kendi örgütleyip yönettiği Kuvvay-ı Seyyariye birlikleriyle Gediz'de durduran Çerkez Ethem oldu. Batı Kürdistan da gelişen Fransız işgaline karşı Tolhildan (Maraş), Dilok (Antep) ve Ruha (Urfa)'da Karayılan ve Sütçü İmam gibi yerel öncülerin örgütleyip geliştirdikleri milis hareketleri ortaya çıktı.
Halkların geliştirdiği mücadelenin ürünü olarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra M. Kemal ve İttihatçı avenesi tarafından vatan haini ilan edilen fakat esasında, sade ve gözü pek bir direniş kahramanı olan Çerkez Ethem, galip devletler tarafından terhis edilerek lağvedilen Osmanlı ordusunda bir küçük zabit (çavuş) olarak bütünlüklü bir ideolojik çizgi, dünya görüşü ve dolayısıyla politik bir bilinçten yoksundu. O, küçük ve orta boy askeri birliklerle, büyük sonuçlar sağlayabilen yalın bir eylem adamıydı. Adına yakılan halk türkülerinde, 'Fransız kurşunu değmez adama' diyen Karayılan'dan Sütçü İmam'a, Kürdistan'da gelişen yerel milis hareketlerinin öncüleri de her bakımdan yetersiz ve mahalli nitelikteydiler. Güney Kürdistan'da İngiliz işgal güçlerine karşı Şeyh Mahmut Berzenci önderliğinde isyan geliştirilmişti. Şeyh Ahmet Barzani savaşırken yaralı olarak esir düşmesinin ardından, kardeşi Mele Mustafa Barzani ile emperyalist işgale karşı sürdürüp geliştirdiği kararlı direniş elbette ki her bakımdan takdire şayan olmakla birlikte, geneli kucaklayan, merkezi ve bütünlüklü bir toplumsal-siyasal örgütlü güce ulaşmaktan - Şeyh Mahmut Berzenci, Şeyh Ahmet ve Mele Mustafa'nın kişisel niyet ve yeteneklerinin çok ötesinde ve üzerinde seyreden tarihsel ve dönemsel gerçeklerden dolayı - yoksun kalmıştır.

Bu koşullarda, Osmanlı toplumsal yapısı içinde dönemin tek örgütlü gücü olan İttihat Terakki çetesi, bölge halklarının emperyalist işgale karşı gelişen direniş eylemlerinin sonuçlarını ve bu halkların bütün potansiyel güç ve imkanlarını kendi yağmacı, çapulcu ve çeteci emellerinin potasında toparlayarak, bölge halklarının kuralsız asimilasyonu ve özellikle Kürt halkının inkarı ve imhası doğrultusunda kullandı.

Yıkılan Osmanlı İmparatorluğu'nun molozları üzerinde inşa edilen TC devleti ve Türk uluslaşmasının kuruluş sürecinde Kürtlerin yeri, rolü ve parlamento deneyimlerini özetlemeye çalışacağımız dönemin tarihsel gerçekliklerinin bazı belirgin özellikleri bunlardır.

Kongreler ve Kürtler

M. Kemal, işgalci İngilizlerin vesayeti altında olan Sultan Mehmet Vahdettin'den aldığı yetki ve talimatla, Anadolu ve Kürdistan'da emperyalist işgalcilere ve İstanbul hükümetine karşı gelişen direniş hareketlerini tespit ve bertaraf etmekle görevli olarak, Mayıs 1919'da Samsun'a gelir. Oysa İstanbul'dayken çoğunluğu Osmanlı ordusundan terhis edilmiş asker, bürokrat, İttihatçı aydınlar ve bunların örgütleyip geliştirdiği gizli kurumlarla sıkı ilişki içinde olan M. Kemal, Sultan Vahdettin'in kendisinden tespit ve bertaraf etmesini istediği direniş hareketlerini denetim altına alıp toparlayarak, yeni bir devlet ve ulusun kuruluşu için kullanmayı tasarlıyordu.

19 Mayıs 1919'da çıktığı Samsun'da, genel durumu değerlendiren M. Kemal'i başarıya götüren, daha önce Alparslan ve Yavuz'u başarıya götüren aynı stratejik karar, yani 1919 koşullarında herkesten ve her şeyden önce Kürtlerle işbirliği kararı olmuştur. Resmi Türk tarihi bu gerçeği, Kürtlere karşı uyguladığı inkar ve imha nitelikli kuralsız asimilasyon stratejisinin temel ve zorunlu bir gereği olarak, inkar etse de M. Kemal'in 1919 koşullarında aldığı tarihi stratejik karar ve attığı stratejik adım budur.

Erzurum Kongresi



1071 ve 1500'lerde olduğu gibi 1919'un hem öznel hem de nesnel koşulları, herkesten ve her şeyden önce Kürtlerle buluşmayı, Kürtlerle birlik olmayı zorunlu kılıyordu. Dönem konjonktürünün stratejik gerçeği buydu. O koşullarda Kürtlerle birlik, 'olursa iyi olur fakat olmasa da olur' değil 'olmazsa olmaz' bir zorunluluktu. 1919 koşularının bu konjonktürel stratejik gerçeğini görüp anlayan M. Kemal Samsun'dan; Anadolu Türkmenlerine, Ege'de düzenli Yunan ordusunu durduracak kadar güçlü bir örgütlülüğe ulaşmış Çerkez Ethem ve onun ağabeyi Çerkez Reşit Bey'in şahsında Çerkeslere vb. değil, herkesten ve her şeyden önce Kürdistan'a, Erzurum'a gitti. Türkmenlerden, Lazlardan, Çerkezlerden ve öteki bütün herkesten önce Kürtlerle buluştu, Kürtlerle anlaştı. Merkezi ve genel bir direniş mücadelesi için önce Kürtlerin onayını ve gücünü aldı. Bugünkü devletin, cumhuriyetin ve Türk ulusunun çekirdek yapılanması Kürdistan'da (Erzurum), Kürtlerin onayı ve gücüyle oluşturuldu.

Erzurum Kongresi'nden üç yıl önce 1916 yılında Diyarbakır'da, 16. Ordu'da görevli olan M. Kemal, bu sırada pek çok Kürt önde geleni ile tanışmış ve yakınlık kurmuştur. M. Kemal'in Kürdistan'da görevliyken geliştirdiği bu ilişkileri, üç yıl sonra 1919 koşullarında değerlendirdiği dönemin Kürt önde gelenlerine, örneğin, Cemil Paşazade Kasım Beye yolladığı ve işgalcilere karşı geliştirilecek bir kurtuluş mücadelesi için görüş ve önerilerini içeren telgrafından anlaşılıyor. M. Kemal'in birlikte mücadele için başvurduğu Cemil Paşazade Kasım Bey ve öteki pek çok Kürt önde gelenlerinden, ortak mücadele için samimi ve olumlu yanıtlar aldığı biliniyor. Dahası bu şahsiyet ile öteki pek çok Kürt önde geleninin, dönemin Doğu orduları komutanı Kazım Karabekir'e, gelişen emperyalist işgale karşı kendileriyle birlikte mücadele etme istek ve kararlarını resmen bildirdikleri de biliniyor. Bu koşullarda Samsun'dan (Lazistan) Erzurum'a (Kürdistan'a) gelen M. Kemal, burada daha önce değişik yollardan bağlantı kurup ilişkilendiği Kürt önde gelenleriyle buluştu. Erzurum'da Kürt önde gelenlerinin 'gönüllerini fethedip' güven ve desteklerini sağlayabilmek için onların ellerini öptü. Bu koşullarda gerçekleşen Erzurum Kongresi'ne katılanların ulusal ve siyasal kimlikleri ve emperyalist işgale karşı aldıkları merkezi ortak direniş kararları, kongre belgelerinde kayıtlıdır. Söz konusu belgelerdeki kararlar, daha sonra Ankara'da kurulacak, merkezi yasama ve yürütme organı olan Büyük Millet Meclisi'nin (BMM) ve bu kurumun içinde ve üzerinde inşa edilecek olan devletin ve cumhuriyetin asli kurucusu olan Kürtlerin ve Türklerin ortak kararları olarak görülmektedir.

BMM'nin, devletin ve cumhuriyetin çekirdek oluşumu olan, Erzurum Kongresi'nin Kürt öncülerinden Erzurum Albayrak Gazetesi'nin sahibi ve başyazarı Süleyman Necati (Güneri) bey hatıra defterinde 'Kürtler, Erzurum Kongresi'nin bütün hedeflerine gönülden katılmışlardır' demektedir. M. Kemal de Erzurum kongresinden hemen sonra yaptığı konuşmada; 'Kürtlerle Türkler birleştiler' demiştir. Erzurum Kongresi olmasaydı Kürt - Türk birliği olmazdı. Kürt - Türk birliği olmasaydı BMM, cumhuriyet, devlet ve bugünkü Türk uluslaşması olmazdı.


En son (bazurforum) tarafından Ptsi Nis. 27, 2009 6:36 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
avatar
BAZUR FORUM
ADMIN
ADMIN

Erkek Mesaj Sayısı : 3853
Lakap : bazur63
Reputation : 10
Points : 9280

http://bazur.forumkurd.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'dan günümüze Kürtler

Mesaj tarafından BAZUR FORUM Bir Ptsi Nis. 27, 2009 6:35 pm




1919'un nesnel ve öznel koşullarını doğru okuyup, Kürtlerin onayını ve katılımını sağlamak için Erzurum Kongresi'ni örgütleyerek gerçekleştirenin, M. Kemal'in kendisi ve 1919 koşullarında İttihat Terakki'nin Kürdistan'daki örgütlü uzantısı olan Vilayet-i Şarkiye-i Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin (VŞMHC) olduğu anlaşılıyor. 23 Temmuz'da başlayıp 7 Ağustos 1919'da sona eren kongreye, Erzurum'dan katılan 15 delege VŞMHC üye ve yöneticileridir.


Sivas Kongresi

Öncelikle, Erzurum Kongresi'nde seçilen kongre temsilciliği, Sivas Kongresi'ne götürülmez. Bunun nedenini M. Kemal, şöyle izah eder: 'Erzurum Kongresi'nde bulunan delegelerin Sivas'a götürülemeyecekleri anlaşılıyordu. Kaldı ki geldikleri yerlerden, Doğu illerinin haklarını savunmak için yetki almış olan bu delegelerin, daha genel bir amaca ilişkin yetkileri yoktu. Gene bu nedenle Erzurum Kongresi'nin, Sivas Kongresi'ne Doğu adına bir delege topluluğu gönderme yetkisi olmayacağı da açık bir gerçekti (Bunların böyle olduğuna neye göre ve kim karar veriyor? BN). Yeniden delege seçmeye kalkışmak ne ölçüde işe yaramaz idiyse, bir takım kuramsal düşüncelerin çerçevesi içinde sıkışıp kalmak da o ölçüde işe yaramazdı. En kolay ve çıkar yol VŞMHC temsilciler kurulunu (yani İttihat Terakki'nin Kürdistan'daki örgütlü uzantısının temsilcilerini, bn.) Sivas'a götürüp kongreye katmaktı.'

Kuruluş sürecinin bu aşamasında Kürtler açısından dikkat çekici olan, Sivas Kongresi'nden çok o günlerde gerçekleşen Amasya birleşimi ve Amasya protokolüdür. Gazeteci Ayşe Hür'ün Amasya protokolüne ilişkin şu araştırma notları oldukça dikkat çekicidir: '4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi'nden hemen sonra İstanbul hükümetinin temsilcisi Bahriye Nazırı Salih Paşa, Padişahın Başyaveri Naci (Eldeniz) Paşa ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına M. Kemal, Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) paşalar ülke meselelerini konuşmak için Amasya'da buluşarak, üçü kayıt ve imza altına alınmış, ikisi gizli sayıldığı için kayıt altına alınmamış beş protokol hazırlamışlardı. Bunlardan 22 Ekim 1919 tarihli ikinci protokolde 'Sivas Kongresi bildirisinin birinci maddesinde, Osmanlı devletinin düşünülen ve kabul edilen sınırları Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kaplar, bu en asgari sınırdır. Bununla birlikte Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırk hukuku ve sosyal bakımdan daha iyi duruma getirilmelerine imkan sağlanmalıdır denilmektedir.'


BMM ve Kürtler

Temelleri Kürtlerle stratejik birliğin sağlandığı Erzurum Kongresi'yle atılan, Sivas Kongresi ve Amasya protokolünde Kürtlere ilişkin güçlü birlik vurgularıyla derinleştirilerek güçlendiren kuruluş süreci, BMM'nin Ankara'da toplanmasıyla merkezi bir güç ve irade yoğunluğu kazandı. BMM'nin kuruluşunda Kürtler de Kürdistan vekilleri olarak yerlerini aldılar. Kürt vekiller, hiçbir şekilde kimliklerini saklama ve inkar etme durumunda olmadılar. Meclis kürsüsünden kendilerini Kürt ve Kürdistan vekilleri olarak serbestçe ifade ettiler. Kurucu BMM'de bu salt Kürtler için böyle değildi. Bugünkü Karadeniz bölgesinden BMM'ye katılan vekiller kendilerini, Lazistan vekilleri olarak ifade ediyorlardı. Adlarıyla anılan bir bölge olmamakla birlikte Çerkes vekiller de BMM'ye, Çerkes olarak katıldılar ve kendilerini Meclis kürsüsünde Çerkes olarak ifade ettiler. M. Kemal, Mayıs 1920'de Meclis'te yaptığı konuşmasında; '... Kuruluşuna azmettiğimiz birlik yalnız Türk, yalnız Çerkes, yalnız Kürt, yalnız Laz değildir. Bunların tümünden oluşan bir İslam unsurudur' demektedir.

1921'de çıkan Koçgiri ayaklanmasının ciddi bir boyut kazanması üzerine Meclis Başkanı M. Kemal, ayaklanan Kürtleri yatıştırmak amacıyla Ağrı Mebusu Şefik Bey başkanlığında bir ikna heyetini isyancılarla görüşmeye yollar. İsyanın önde gelenleriyle görüşen Şefik Bey onlara; 'ben de Kürdüm, Kürdistan'ın bağımsızlığını ben de istiyorum, zaten Meclis bu hakları bize tanıyacak, isyana gerek yoktur' der. Bunun üzerine isyancı Kürtler uzlaşır. Fakat bu uzlaşmanın hemen ardından isyan güçleri ve halk vahşi bir katliama maruz kalır. Erzincan Mebusu Emin Bey Meclis'te bu konuda yaptığı konuşmada, 'orada (Koçgiri'de, bn) öyle bir mezalim oldu ki tüyler ürperticidir' demiştir. Koçgiri katliamının Meclis'e taşınması karşısında zorlanan M. Kemal, Koçgiri katliamını gerçekleştiren askeri yetkili hakkında soruşturma açtırmak zorunda kalmıştır. Diğer bir isyanda da Meclis Başkanı M. Kemal, Mardin bölgesinde Milli Aşireti'nin başlattığı ayaklanmayı önlemek amacıyla kendisine bağlı ve dini etkinliği olan Kürt mebus Şeyh Ahmet Şemsi başkanlığında bir grup Kürt mebus heyetini ikna ederek, ayaklanmanın liderleriyle görüşmeye yollamıştır. Bu heyet Eylül 1921'de, Bitlis ve Van yöresinde isyan liderlerinden olan eski Hamidiye komutanlarından Pir Zade Bekir, Derwinli Musa Beg ve Milli Aşireti reisi Mirliva İbrahim Paşa ile görüşmüş; isyan liderleri bu görüşmede kurucu meclisine şu taleplerini bildirmiştir:

'Otonom bir Kürt devleti tanınacaktır. Hükümet yanlısı jandarma ve memurlar Kürdistan'dan geri çağırılacaktır. Bölgede toplanan vergiler bölgeye tahsis edilecektir. Siyasi nedenlerle tutuklu bulunan Kürtler salıverilecektir. Beş yıllık görev süreli ve referandumla yenilenecek Kürdistan Valisi, bir defaya mahsus olmak kaydıyla meclisteki Kürt mebuslarca önerilecektir. Otonom hükümetin merkezi, Kürt şehirlerinden biri olacak ve on iki üyelik bir Kürt konseyi oluşturulacaktır.' (Hasan Yıldız, Fransız Dışişleri arşivi, Kürdistan dosyası) Kurucu BMM'de, 10 Şubat 1922'de yapılan gizli celsede (oturumda), 'Kürdistan'ın özerkliğine dair yasa tasarısı' tartışılmış, tartışma sonucunda yapılan oylamada tasarı 64 ret oyuna karşı 373 oyla kabul edilmiştir. Bu gerçeği BMM'nin gizli zabıtlarından aktaran R. Oson'a göre oylamada verilen ret oyları Kürt vekillere aittir. Çünkü söz konusu gizli oturumda Kürtler, kendilerine verilen özerklik düzeyini yeterli görmediklerinden, oylamada ret oyu kullanmışlardır. Güney Kürdistan'daki gelişmelere ilişkin de BMM'nin Temmuz 1922 tarihli bir başka gizli celsesinde alınan kararlar doğrultusunda, BMM adına Elcezire komutanlığına (bugünkü Kürdistan) verilen talimatın birinci maddesinde; 'Kürtlerin oturdukları bölgelerde hem iç, hem dış siyasetimiz bakımından göreceli olarak yerel bir yönetim biçimini gerekli görüyoruz' denilirken, ikinci maddesinde; 'ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, tüm dünyada olduğu gibi tarafımızdan da kabul edilmektedir' deniliyor. M. Kemal, Sovyet Dışişleri Komiseri Çiçerin'in mektubuna Meclis adına verdiği cevapta; '...Kürdistan da dahil diğer bölgeler için de ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı vardır' demiştir. (Yerasimus)


Lozan Antlaşması

Erzurum Kongresi'nden 1924 Anayasası'na kadar Kürtlerin kuruluş sürecinde yaşadıkları deneyimin özü de, biçimi de budur. Kasım 1922'de Lozan görüşmeleri resmen başladığında, Kürt sorununun hassasiyetini bütün yanlarıyla derinliğine gören M. Kemal, Meclis'te Kürt vekillerine yeni ve daha kapsamlı vaatlerde bulunmuş, Kürt vekilleri de her defasında olduğu gibi bu vaatlere yine inanarak kanmışlardır. Diyap Ağa Dersim'in ileri gelenlerinden etkili bir Kürt aşiret lideriydi. M. Kemal ile Sivas Kongresi'nde tanışmışlardı. Genel çıkarları için kullanmak üzere Kürt liderleri yanına çekmek isteyen M. Kemal, Diyap Ağa ile de sıkı bir dostluk kurdu. Onu ilk Meclis'e mebus olarak seçtirdi. Soyadı kanunuyla birlikte 'Yıldırım' soyadını alan Diyap Ağa, Meclis'teki en ateşli konuşmaların hatibiydi. Diyap Ağa Kürtler ve Türklerin 'ortak vatan' kurduklarını savunuyordu. 4 Kasım 1922 tarihli Meclis tutanaklarından anlaşıldığı kadarıyla Lozan ile ilgili istişare toplantılarında, Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey ile birlikte Türk-Kürt ortaklığının en ateşli savunucularındandı. Kürt vekilleri olarak Yusuf Ziya Bey ve Diyap Ağa, Kürtlerin Türklerle ortak vatanda kalmaları gerektiğine inanıyorlardı. Lakin Yusuf Ziya Bey, 1925'te M. Kemal'in talimatıyla idam edilecekti. (Hasan Yıldız, Fransız Dışişleri Arşivi, Kürdistan dosyası).

'Kurucu Meclis adına Lozan'a giden heyette Kürt vekil yoktur. Kürt tarafının Lozan Antlaşması'nda temsilcilerinin olmayışı ve Ankara'daki Kürt mebusların tercihlerini Kürt ulusal haklarından değil de Türklerden yana yapmış olmaları, Lozan'daki heyete, Kürt meselesini inkar etme serbestisi sağlamıştır. Lozan Antlaşması'nın azınlık sorunlarıyla ilgili bölümünün sonucunda, Türk heyeti, Kürt kelimesinin hiçbir şekilde antlaşma metinlerinde geçmemesini ısrarla istemiş ve Kürtlerin haklarıyla ilgili korunmanın gündeme getirilmesini de engellemiştir.' (Hasan Yıldız, age) Türk heyetinin temsilcilerinden olan Rıza Nur görüşmelerde Kürtlerin, 'korunma ihtiyaçlarının olmadığını ve Türk yönetiminin altında bulunmaktan tamamıyla memnun olduklarını' söylemiştir. Buna karşın, Kerkük-Musul sorununda Türkleri sıkıştırmak amacında olan İngilizler, Kürt temsilcilerin de Lozan'da bulunmaları gerektiğinde ısrar edince, 'M. Kemal'in talimatıyla iki Kürt mebusu Pirinç Zade Fevzi Bey ile Zülfü Zade Zülfü, Türk heyetine diplomatik destek sağlamak amacıyla Lozan'a gönderilmiştir. Türk heyeti tarafından Lozan konferansının hazırlık bölümüne alınan bu iki Kürt mebusu burada, 'biz Kürtler Türklerle kardeşiz, ayrılmak istemiyoruz. Aramızda bir fark yoktur' diyerek, konferans salonunu terk edip Ankara'ya geri dönmüşlerdir.' (Hasan Yıldız, age)

Lozan'da taraflar arasında Kürt sorunu üzerinde bu mücadele sürerken, Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey 3 Kasım 1922'de, Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmada, 'Sevr'i bir paçavra olarak niteleyerek Kürt-Türk kardeşliğini vurguladı. Bir sonraki celsede ise Bitlis, Erzurum, Mardin, Muş, Siirt, Urfa, Pozantı, Diyarbakır, Van ve Kastamonu mebuslarının hepsi Türklerle Kürtlerin tek bir kütle olduğunu belirten ortak bir açıklamaya imza attılar. (Hasan Yıldız, age)

'Birinci BMM'de üye olarak bulunan ve Kürt illerinden gelen mebuslardan çoğu Kürt'tü. Kimse kimliğini inkar gereğini de duymuyordu. İkinci dönem BMM'de Kürt kökenli fakat yönetime uşak, Kürt kimliğini yadsıyarak hizmet edenlere rastlamak mümkündü fakat onların da sayıları çok değildi. 1950'lere kadar Kürt milletvekilleri (Meclis'e) yukarıdan atamayla gönderildi. Vekil olarak atanan bu kişilerin hemen tümü Türk kökenli ve Kürt düşmanlığıyla ünlü kişilerdi. Bunların arasında Kürt olduğunu yadsıyan 'Kürt Türkleri'nin (!) sayıları bile eskiye oranla çok azdı. (Ruşen Aslan, Kürt Legal Hareketinin Tarihsel Gelişimi)


Kürtleri eritme stratejisi

TC ideolojisi, politika ve stratejileri, Kürt gerçekliği karşısındaki inkar ve imha organizasyonunu en ince ve detaylı boyutlarına dek planlayıp geliştirdi. Burada şunu tekrardan önemle vurgulamak gerekir: Yaklaşım ve yönelim son derece bilinçli ve programlıdır. Kürde yaklaşımın stratejisi, programı, taktikleri, üslubu ve hatta hangi durum karşısında hangi cümle ya da hangi kelimelerin kullanılacağı dahi netleştirilmiştir. Kürt ve Kürdistan başkalaştırılacak ve 'Türkleştirilecek'tir. Oluşturulan bu formatın dışına taşan milim düzeyindeki bir tutum, yaklaşım ve hatta sözcük, en ağır karşılıkla cezalandırılmaktadır. Türk devlet hukukunu, özü itibariyle oluşturan da bu inkar ve imha sistemidir.

1923'ten itibaren legal ya da illegal olsun Kürtlük adına en ufak bir çıkış, en sert karşılıkla bastırılmıştır. Devlet özellikle isyanlar sonrası 'Kürt meselesi'ni önemli ölçüde hallettiğini düşünmüş, 'tehlike'nin kalan boyutları için de belirtilen stratejiler geliştirilmiştir. Burada Kürt halk gerçekliğinin tarihsel ve toplumsal özgünlüğü bilinçlerden kaçırılmıştır ya da gözü kara bir biçimde yok edileceği düşünülmüştür. Oysa böyle köklü ve derinlerden gelen bir gerçekliğin kısa bir sürede ve uygulanan yöntemlerle imhası imkansız olduğu gibi sorun daha da derinleştirilmiş ve yangın büyütülmüştür. 1970'li yılların ortalarında ortaya çıkan ve kısa sürede büyüyen PKK hareketi, bu durumun sonuçlarındandır.


Ne dediler, ne oldu?

M. Kemal, Lozan Konferansı'ndan önce, 17 Ocak 1922 günü İzmit kasrında önceden düzenlenmiş bir mizansen çerçevesinde, gazetecilerin sorularını yanıtlarken öteki şeylerin yanı sıra bir gazetecinin 'Kürt sorunu ve Kürdistan meselesi ne olacak? İç ve dış koşullar açısından bir değerlendirme yaparsanız iyi olur' sorusuna karşılık olarak şunları söylemektedir: 'Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik olacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da (Kürtleri) beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin hem de Türklerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur.' (Hasan Yıldız, age) Lozan görüşmelerinde Avrupalı devletler Kürtlerin 'azınlık' olduğunda ısrar edince Türk heyeti başkanı İsmet İnönü, 'Türkler ve Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti'nin ana unsurudur. Kürtler bir azınlık değil bir millettir. Ankara hükümeti hem Türklerin, hem de Kürtlerin hükümetidir' diyerek buna karşı çıkmıştır. __________________
avatar
BAZUR FORUM
ADMIN
ADMIN

Erkek Mesaj Sayısı : 3853
Lakap : bazur63
Reputation : 10
Points : 9280

http://bazur.forumkurd.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'dan günümüze Kürtler

Mesaj tarafından BAZUR FORUM Bir Ptsi Nis. 27, 2009 6:35 pm




Erdal İnönü liderliğindeki SHP'nin, 14- 15 Ekim 1989 tarihinde Paris'te yapılan Kürt Konferansı'na katıldıkları gerekçesiyle 7 Kürt milletvekilini partiden ihraç etmesiyle başlayan arayışlar, Halkın Emek Partisi'nin (HEP) kurulmasıyla noktalandı

Burada konumuz daha çok Kürtlerin legal çalışmaları ve Meclis deneyimleri olduğu için özellikle İkinci Paylaşım Savaşı sonrasındaki bu tür çıkışlara ve sonuçlarına değineceğiz. İkinci Paylaşım Savaşı sonrası, Türkiye'de sadece CHP'den oluşan tek partili dönem sona eriyordu. Bu partinin Bölge ile ilişkisi tümüyle ağa ve feodal takımı üzerinden oldu. Elbette bu ilişki Kürt kimliğinin inkarı temelinde kuruluyordu. Bu parti zamanında Bölge'deki sömürü ve inkar sistemi derinleştirilerek sürdürüldü. Demin belirtilen işbirlikçi ağa takımı da bu stratejinin payandaları oldular. Bu dönemde Kürtlerin kendi kimlikleriyle en ufak bir örgütlenme girişimleri dahi söz konusu değildir. Osmanlı'dan beri gelenekselleşmiş devşirme ve başkalaştırma politikaları işlemektedir. Bilindiği üzere Osmanlı padişahı II. Abdülhamit, bu politikaları Bölge'de daha sistematik ve stratejik bir tarzda uygulamaya koymuştur. Hamidiye Alayları ve Aşiret Mektepleri yoluyla 'sistemin Kürdü' yaratılmıştır. Demokrat Parti de uygulamalarıyla bu geleneğin sürdürücüsü olmuştur. Örneğin bu yönlü 1957 yılında çarpıcı bir durum yaşanmıştır. Zamanın iktidarı olan Demokrat Parti'nin genel başkanı Adnan Menderes, 1925 Kürt isyanının lideri Şeyh Sait'in aile çevresiyle ilişkiye geçer. Şeyhin torunlarından Abdülmelik Fırat seçimlerde milletvekili yapılmak istenir. Ancak yasaya göre yaşı tutmamaktadır. Önce mahkeme kararıyla yaşı büyütülür. Sonra da Meclis'ten çıkarılan özel bir kararla askerlik yapmadan milletvekili olmasının önü açılır. Abdülmelik Fırat milletvekili yapılır.

1961'e gelindiğinde hazırlanan yeni anayasanın kabul edilmesinden sonra bazı sol çevrelerde sosyalist bir parti arayışları başladı. Bunun sonucu olarak işçi kökenli 12 sendikacının öncülüğünde, 13 Şubat 1961'de Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruldu. Bundan sonra bazı yurtsever Kürt çevreleri TİP içerisinde örgütlenmeye başladılar. Parti Bölge'de epeyce rağbet gördü ve Türkiye illerine oranla daha hızlı örgütlendi. Öyle ki seçime girme hakkını Bölge'deki örgütlenmeleri sayesinde elde ediyordu. 1960'lı yıllarda Kürt öğrenci ve aydınların öncülüğünde legal çalışmalar ve dernekleşmelere gidilmiştir. Bölge'de TİP'in de desteğiyle 'Doğu Mitingleri' adıyla seri halk toplantıları gerçekleştirilmiştir.

1970'li yıllar dünya çapında halkların özgürlük mücadelelerinin doruğa çıktığı dönemdir. Türkiye'de de 1968 gençlik hareketlerinin etkisiyle yoğun bir sosyalist gençlik hareketi ortaya çıkmıştır. Bu yüzden 12 Mart 1971'de asker bir muhtırayla tekrardan darbe gerçekleştirdi. Ama yoğun devrimci mücadeleyi durduramadı. Mücadele esas itibariyle illegal sahada yürümektedir. Legal çalışmalar ise daha çok dernekler aracılığıyla yürütülmektedir.

Halkların ve emekçilerin mücadelelerinin belli başarılar kazanması üzerine buna tahammül edemeyerek devreye giren Türk ordusu, 12 Eylül 1980'de en vahşi müdahalesinde bulundu. Devrimci mücadele ve potansiyeli adeta biçildi. PKK bu müdahalede öncü kadrolarını yitirse de, mücadele gücünü esas itibariyle ülke dışına çıkardı.

1990 sonrası dönem

1984'te PKK hareketinin hamle kaydetmesi, ölü bir Kürt gerçekliği açısından dirilmeyi sağladığı kadar Türkiye içerisinde de şoven, ırkçı ve militarist gerçeğe bir darbe niteliğinde olmuştur. Özellikle PKK'nin Türk devleti karşısında uyguladığı strateji, Kürt hareketlerini, tarihten bu yana imha, inkar ve asimilasyon politikalarıyla bitirmeyle yüz yüze getiren Türk rejimine karşı, milat denilebilecek bir nitelikte olmuştur. 12 Eylül sonrasında Turgut Özal, partisi ANAP ile iktidara gelerek hükümet kurdu. Özal genelde devrimci hareketler, özelde de PKK için ustalıklı ve tehlikeli strateji, politika ve taktikler geliştirebilen bir düşünce gücüne sahipti. PKK'nin özellikle 1990'lı yılların başından itibaren başlattığı 'serhildanlar' dönemi olarak bilinen süreç, Kürtler ve Türkiyeli demokratlar üzerinde bir hayli etkisini göstermiştir. Bu etki ile dönemin Erdal İnönü liderliğindeki SHP'nin, 14- 15 Ekim 1989 tarihinde Paris'te yapılan Kürt Konferansı'na katıldıkları gerekçesiyle 7 Kürt milletvekilini partiden ihraç etmesiyle başlayan arayışlar Halkın Emek Partisi'nin (HEP) kurulmasıyla noktalandı.

Kısa bir süre sonra HEP kapatılırken, 4 Eylül 1993 yılında DEP Mardin Milletvekili Mehmet Sincar kontrgerilla tarafından öldürüldü. Kürt partilerine yönelik devlet baskısı sonucu 23 Kasım tarihinde ÖZDEP de kapatılırken, 2 Aralık tarihinde DEP'e de kapatılma davası açıldı. Bu baskı ortamında Olağanüstü Büyük Kongre'ye giden DEP, 12 Aralık tarihinde Hatip Dicle'yi Genel Başkan olarak seçti. 18 Aralık 1993 tarihinde ise DEP Genel Merkezi bombalandı. DEP, 25 Şubat 1994 tarihinde baskılardan dolayı yerel seçimlerden çekilme kararı aldı. 2 Mart 1994'te DEP milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılarak, milletvekilleri parlamento çıkışında yaka paça gözaltına alınarak, Kürt siyasetçilerine yönelik bir darbe gerçekleştirildi. Tüm bu baskılara karşı 16 Haziran 1994'te DEP'in kapatılacağı ihtimaline karşı 11 Mayıs 1994'te 40 kurucu üye ile Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) kuruldu.

Tarihten geleceğe dersler...

HEP, DEP ve HADEP sürecine kadar yaşanan bu serüvenin kısa da olsa bir özetini yapmaya çalıştık. Türk devletinin 90'larla birlikte ulusal bilinçte sıçrama yapan Kürt gerçekliğine karşı tarihte olduğu gibi bu süreçten sonra da imhaya dönük uyguladığı politika, legal alanda da aynı tarzda uygulandı. Zira devletin bu politikalarının yanı sıra Kürt temsilini Meclis'e taşımaya yönelik önemli mevziler elde edilmesine rağmen bunun toplumsal altyapısını oluşturamama ve uzun vadeye dayalı siyasal bir zemin yaratamamanın nedenlerini sorgulamak daha gerçekçi olacaktır. Süreçleri doğru kavramak ve güçlü analizlere gitmek, geleceğe yönelik bunun stratejisini oluşturmak açısından büyük önem arz etmektedir.

Doğru bir siyasi anlayışın ve politik bir tutumun sahibi olamayan kişi ya da kişiler niteliksel bir sıçramayı yakalayamazlar. Bu sıçramayı yaratamayan politik bir güç sisteme eklemlenmekten kurtulamaz. HEP ve DEP süreçleri bu açıdan Kürtlerin kendi kimlikleriyle Mecliste ve legal alanda siyaset oluşturması açısından çok önemli deneyimlerdir. Devlet SHP üzerinden Kürtlerin bu partileşmelerini kendi çizgisine çekmeye çalıştı. O dönem ki legal parti bileşimleri ise henüz bu yönelimleri karşılayacak ve boşa çıkaracak yeterli bilinç ve tecrübeye sahip değildi. Milletvekillerinin önemli bir kısmı ise devletin alışılagelen klasik siyaset tarzı ve üslubuyla hareket ediyordu. Oysa Özgürlük Hareketi çizgisinin gerektirdiği siyaset tarzı bambaşkaydı. Çünkü her şeyden önce toplumu ve toplumsallığı esas alan bir ideolojik öz taşıyordu. Bunu içselleştirme çabasında olan milletvekilleri ise kısa sürede devlet tarafından 'cezaevi'îne kapatılmışlardır. Parti kadroları başta olmak üzere kitleye de demokratik siyaset bilinci yeterince kazandırılamamıştır.

Yine diplomasi ve siyaset bilimleri konularında bir uzmanlaşma ve derinleşmenin olmayışı bir boşluğu beraberinde getirmiştir. Bununla bağlantılı olarak, Kürt ulusunun uluslar arası ilişkilerini başta hukuksal açıdan olmak üzere çeşitli yönleriyle ele alan bir yol izlenememiştir. Uluslararası alanda Kürt halkının meşru davasının hukuki zemini yeterince yaratılamadığı için devletin şiddete dayalı tüm yönelimleri kendi 'anayasal' ve 'meşru' hakkıymış gibi algılanmıştır. Bu bağlamda devlet 'terör' kavramını da istismar etmiştir. Terörün asıl kaynağının tarih boyunca ve günümüzde egemen zihniyet, iktidar ve nihayetinde devlet olduğu gerçeği işlenememiştir. En basitinden meclise giren milletvekillerinin kendi anadiliyle konuşması ve kendi kimliğine vurgu yapması, siyasal ve hatta fiziki bir linçin başlatılması için yeterli neden olarak görülmüştür. Bunun adı en yalın ifadesiyle 'anayasal' kisveye büründürülen devlet terörüdür.

Tüm bu nedenlerden dolayı Kürt halkını ideolojik, siyasi, sosyal ve kültürel olarak temsil düzeyi zayıf kalmıştır. Bu anlamıyla dışarıdan sıkça ve suçlama amacıyla dile getirilen 'Kürt partisi' dahi olunamamıştır. Diğer taraftan da HEP'le başlayan geleneğin tüm partileri hep 'Türkiyelilik'e vurgu yapsalar da bunun gereklerine de ulaşılamamıştır.

Sonuç olarak

1990 yılındaki HEP deneyiminden sonra Özgürlük Hareketi, legal alanda bir kez daha Türk parlamentosuna 'devletin çok çeşitli baskı, yönelim ve karşıt planlamalarına rağmen' 20'yi aşkın milletvekiliyle girdi. Bu, parlamentonun başta komisyon çalışmaları olmak üzere diğer fonksiyonel çalışmalarına katılım hakkı veren grup sayısına ulaşmayı ifade ediyor.

Özgürlük Hareketi'nin 30 yılı aşkın mücadelesinin sonucunda rejimin legal alanında önemli kazanımlar sağlanmıştır. Parlamentoya giriş de bunun sonucudur. Ancak bunun stratejik bir kazanım olarak değil de dönem açısından önemli bir mevzi olarak değerlendirilmesi daha gerçekçi olacaktır. Devlet bu kazanımı kullandırtmamak için öncesinde olduğu gibi sonrasında da elinden geleni ortaya koyacaktır. O halde bu kazanım en iyi biçimde nasıl değerlendirilecektir? Anlayış, yaklaşım, tarz ve tempo nasıl olmalıdır gibi sorular önem kazanmaktadır.

Her şeyden önce meselelere 'legalite' penceresinden ziyade 'meşruluk' açısından bakmak gerekir. Çünkü devletin kendisince legal olarak ifade ettiği sınırlar, öz itibariyle Kürdün inkar ve imhasını içermektedir. Sınırlı bazı özgürlükler içeren maddeler ise 'ama'larla daraltılmıştır. Legal sınırlar meşru hak ve mücadele anlayışı ile etkisizleştirilebilir. Kendi haklarının bilincine varmış ve onun yine bilinçli ve etkili mücadelesini veren insanlar başarıyı yakalar. Meşru hakların ortaya konmasında politika kadar hukuk biliminin yeri belirleyicidir.

Kürt parlamenterlerin esas faaliyet sahası Bölge olmalıdır. Milletvekili Bölge'de halkın siyasi, sosyal, ekonomik, güvenlik, kültürel ve diğer alanlarda, başta devletin yönelimlerinden kaynaklı zorluklarını, ihtiyaçlarını ve taleplerini bizzat zemininde yaşamalı, görmeli ve hissetmelidir. Halkla sürekli ve sistematik bir ilişkilenme içerisinde olmalıdır. Yanı sıra halkın örgütlü gücü olan sivil toplum örgütleri, dernekler, vakıflar, halk meclisleri vb yapılanmalarla eşgüdüm içerisinde olunmalıdır. En önemlisi Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın sağlığı, güvenliği, yaşam koşulları, uygulanan tecrit ve hücre cezaları, sürekli olarak soru önergeleriyle Meclis gündemine getirilmeli ve komisyonlar da bu amaçla işletilmelidir. Bunun yanı sıra yeni anayasa hazırlıkları bağlamında Kürt halkının haklarının tüm boyutlarıyla içerlendiği, faşist ve şovenist anlayışın ortadan kaldırıldığı ve özgürlüklerin esas kılındığı anayasa taslağı çalışmalarının geliştirilmesi son derece önemli olmaktadır. Bu bağlamda kadın milletvekillerinin misyonunun önplanda olduğu, diğer kadın parlamenterlerin de cins bilinci ve özgürlüğü anlayışıyla bu çalışmalara katıldığı bir çalışma tarzı daha fazla başarı getirecektir.

Çözümün sahası, kadının acılı zemini

Söz konusu legal parti geleneğinin cinsiyet özgürlükçü pratiğinin de irdelenmesi son derece önemli olmaktadır. İçinde yaşadığımız çağda cins çelişkisinin ana eksen haline gelmesi itibariyle tüm örgütlenmelerin demokratiklik ve özgürlük ölçütü, kadının kendi kimliği ile her alanda olduğu gibi siyasal alana da katılımıdır. Kadınların demokratik, eşitlikçi ve özgür bir toplumun yaratılması mücadelesinin temel özneleri olmaları gerektiği bilinci daha fazla gelişecektir. Dolayısıyla tüm parti ve örgütlerin anlayışlarını, iç tüzük ve programlarını bu esas üzerinden değerlendirip, politikalarını da buna göre belirlemeleri kaçınılmaz olmaktadır.

Geçmiş HEP ve DEP pratiklerine bakıldığında kadın örgütlenmelerine öncelik verilmediği iç tüzüklerine de yansımaktadır. Yerel yönetimler, hukuk ve adalet, dış ilişkiler ve savunma, sosyal politikalar, çevre ve ekonomi bölümlerine ilişkin birçok karar olmasına rağmen kadının örgütlenmesine yönelik ciddi anlamda bir karara ulaşılmamıştır. Bu tür örgütlenmelerin, yoğunluk kazandığı dönem Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) dönemi ile 1990'ların ikinci yarısında ortaya çıktığı görülüyor. HADEP'in ilk olağan genel kurulunun ardından parti meclisinde bir kaç kadının yer aldığı görülmüştür. Parti programında devletin ve toplumu demokratikleştirilmesi için yapılacakların sıralandığı bölümde; 'kadın-erkek eşitliği'nin sağlanması için yapılacaklara da yer verilmiştir. 1997 yılından itibaren kadın birimlerinin merkezileşmeye ve kendi içinde bir koordine oluşturmaya başlamaları değişimin işaretini vermiştir. Yerel örgütlerdeki kadınların, merkezi bir kadın birimi ile koordineli olarak çalışmaya başlamalarına paralel olarak parti içindeki cinsiyet ayrımcı pratiklerin farkına varmaya başlamaları ile eş zamanlıdır.

Asıl radikal değişimin ise HADEP'in 2000'de gerçekleştirdiği kongrede ortaya çıktığı belirtilmelidir. Bu kongre ile kadın ve gençlik kolları kendi yönetimlerini seçme hakkına sahip olan özerk örgütler olarak tanınırken, daha da önemlisi, ek 4. madde ile 'pozitif ayrımcılık' ilkesinin tüzüğe eklenmesi olmuştur.

Bu kongredeki tüzük değişikliği oldukça dikkat çekici niteliktedir. Pozitif ayrımcılık ilkesini düzenleyen maddeye göre 'HADEP'in karar ve yönetim organlarında kadınların emekleri ve katılım düzeyleri oranında yer almaları önündeki toplumsal engeller ortadan kaldırılana kadar pozitif destek sunulması gerekmektedir. Kadınların bütün yönetim ve karar organlarında 1/4 oranında temsil edilmesi gerekmektedir. Bu oranın bulunmaması durumunda var olan sayı ile yetinilecektir. Sonrasında bu gelişim DEHAP ve DTP ile artarak sürmüştür. Son meclis tablosunda gerek genel gerekse DTP açısından nicel durum belli bir gelişimi işaret etse de belirleyici olacak olan, bundan sonra ulaşılan özgürleşme ve bilinç düzeyinin bu sahada ne derece temsil edilip pratikleşeceğidir. Belirleyici çözüm sahası; iktidar ve erkek egemenliğinin an be an ölüme ve intihara sürüklediği, psikolojik ve sosyolojik cendereye aldığı ve sıkıştırdığı, her gün bin bir zorlukla boğuşan kadının acılı zeminidir.
BİTTİ.
avatar
BAZUR FORUM
ADMIN
ADMIN

Erkek Mesaj Sayısı : 3853
Lakap : bazur63
Reputation : 10
Points : 9280

http://bazur.forumkurd.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Osmanlı'dan günümüze Kürtler

Mesaj tarafından Sponsored content


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz